Paris'te Son Tango

16 Apr 2009 0 Comment

by yönetici in

(...)    
    “Kapıyı kilitledim”, dedi Paul, Jeanne'in koskoca mavi gözlerine bakarak ona doğru ilerledi. Bu gözlerde, korkudan çok, tesim olmak isteği okunuyordu. “Yanlış bir şey mi yaptım yoksa?”
     Jeanne, soluk almaya çalışarak,”hayır, hayır. Gittiğinizi sanmıştım da...” Kelimeleri, açık bir davet gibi havada kaldı.
     Paul bir anda, Jeanne'nin yanına geldi. Yüzünü avuçlarının arasına alıp, dudaklarından öptü. Şaşkınlık içinde Jeanne çantasını ve şapkasını yere düşürdü, ellerini adamın geniş omuzlarına koydu. Bir an hiç kıpırdamadan, öylece durdurlar. Yuvarlak odada, güneş ışınlarının vurduğu yerlerde oynaşan tozlardan başka, hiçbir şey kıpırdamıyordu. Birbirlerinin derin soluklarından başka, hiçbir ses onlara ulaşamıyordu. Bütün dünyadan, kendi yaşantılarından arınmış, bu odanın solgun güzelliği gibi, Jeanne ve Paul da, zamanın dışına çıkmışlardı. Oda, onları ısıtıyor, sessiz ve esrarlı havasına onları da sokuyordu.
     Birden Paul, Jeanne'i kucakladı ve kollarında bir bebek taşırmışcasına rahat, pencerenin yanındaki duvar dibine götürdü. Jeanne kollarını Paul'un sert ensesinde kilitledi, elini kalın paltonun yakasından içeri sokarak, sırt adelesini okşadı. Tam isimlendiremediği bir kokusu vardı Paul'un. Biraz ter, biraz küf kokusu gibi. Şimdiye dek tanıdığı genç erkeklerin hiç birinde duymadığı bu erkeksi koku, Jeanne'i daha da çok heyecanlandırıyordu. Paul kızı kucağından indirdi ama ellerini ondan ayırmadı. Jeanne'i kendisine çekip, elbisesinin üzerinden onu okşamaya başladı. Sonra ani bir hareketle, bu işe alışkın ellerle, elbisesinin düğmelerini açtı. Jeanne'in tenini ateşi, Paul'un avuçlarını yakıyordu. Paul'un ellerinin sertliği ve kabalığı, Jeanne'i kendinden geçiriyordu. Jeanne, Paul'den kaçamayacağını anladı.
    Sanki aralarında önceden anlaşmış gibi bilmedikleri, tanımadıkları bir güç tarafından yönetilmişçesine birbirlerinin giysilerini çıkarmaya başladılar. Jeanne kendi hareketlerinin farkında bile değildi. Bir büyüye kapılmış gidiyordu. Adamın her an biraz daha artan cüretine şaşarak korku ve umutla ona daha çok sarılıyordu. Paul, son bir kez onu kendisine çekti ve birkaç saatten beri hazırlanmakta olan, Paris'in gürültülü yaşamının, Seine nehrine yansıyan gün ışığının, köprünün altında yaya geçidindeki rastlantının, bu odanın büyüleyici havasının, tüm korkularının, tüm çabalarının, tüm düşüncelerinin ve duygularının tuzağına düştüler.
    Bir an için sonsuz bir döğüşteymiş gibi, acemice çabaladılar, ama çok geçmeden aralarında belli bir ahenk sağladılar. Bedenleri bu yüce dansın müziğine uyup, hareket etmeye başladı. Aalarındaki ritm gittikçe hızlandı, bütün dünya, tüm yaşam unutuldu. Kendilerinden geçmiş, ihtiraslarını koruyan duvara çarparak, solukları sıklaşarak, kendi gayretlerinin, kendi çabalarının üstüne sürüklendiler. Sonra dans yavaş yavaş duruldu. Kendilerini turuncu halının üzerine bıraktılar.
    Yerde birbirlerine dokunmadan, hareketsiz yatarken solukları ağırlaştı. Sonra Jeanne, yuvarlanarak, Paul'den uzaklaştı. Başını kollarının arasına alıp, gökyüzünü seyretmeye başladı. Dakikalar geçti, hiç biri konuşmadı.